Arkaplan. Nef’i’nin hicivde üstad olduğu şurada burada kulağıma çalınır dururdu. Hatta babasını bile hicvettiğini duymuş, “a köpek” redifli şiirini internetten bulup okumuştum. Siham-ı Kaza’dan biraz utanarak bahsedildiğini de gördükçe esere yönelik ilgim artmıştı. Amma ve lakin esere yıllar yılı rastlamadım. Rastladığım baskılara da su katılmıştır deyü itimat etmedim ta ki bir gün kader beni eleştirel basımıyla karşılaştırana dek. Varıp Fatih Kütüphanesine raflara alık alık bakarken ilişti gözüme. Elime aldım, kısmen tren yolunda kısmen sağda solda kıraat eyledim.
Muhteva. Furkan Öztürk’ün hazırladığı eleştirel basımda öncelikle Siham-ı Kaza’ya bir giriş metni yer alıyor. Burada çeşitli edebiyat tarihçilerinin vs. kitapla ilgili kanaatleriyle ilgili malumat elde ediyoruz. Nef’i’nin şiirlerini temel olarak belirli kişilere yazılan hicviyeler ve diğer şairlerle yaptığı atışmalar olarak ikiye ayırmak sanırım makul. Sonrasında güzel bir sözlük ve şiirlerde geçen kalıp ifadelere ilişkin izahlar yer alıyor. Girişi çok dikkatli okumadan geçtim, diğer kısımlardan faidelendik.
Küfür Meselesi. Evet, Nef’i sövüyor. Hem de sağlam sövüyor. Babasını hicvettiği de doğru. Başta Nef’i’nin sövgülerinden keyif aldım ne güzel küfrediyor diye, sonra hepsini bir anda okumak fazla geldi. Şairler arası atışmalardaki üslupsa artık midemi bulandırdı.
Nef’i’nin yaptığı sövgüler, yukarıda zikri geçtiği üzere toplumun üst katmanlarındaki kimi kimseleri yermek ya da diğer şairlerle atışmak üzere yapılmış görünüyor. Tabi, bu sövdüğü kimselerin ne tür bir konumda olduklarını, Nef’i’nin onlara sövmekteki amacını bilmiyorum. Yine de bu hiciv uğruna kelle vermiş şairin delikanlı bir insan olduğunu düşünmemek erliğe sığmaz (maskülinite alert).
Dengine Küfür. Nef’i’nin de ettiği küfürler aslında gerçek olmayan bir senaryoyu akla getirerek karşıdakini incitmeyi amaçlıyor. “Hay bilmem neresini/bilmem neyini şey ettiğim”, bir yerde failin kendine muhayyel bir suç isnadı gibi görünüyor. Aslında karşımızdaki insanın bacısıyla ya da kendisiyle ilgili fiili işlemek, bu fiilin temelde tecavüz olduğunu ya da ilgili fiilin mantıken livataya taalluk ettiğini düşününce garip gelebilir. Eğer küfürde bahsettiğimiz hadise gerçekten vuku bulmuş olsaydı biz toplumsal normlar dahilinde suçlu olurduk. Tabi suçla birlikte güçlülük de var. “Bak benim canımı çok sıkma, toplumsal normları çiğnerim” mi demek istiyoruz acaba? Sosyal Psikoloji üstazelerinden Fiske’in ifade ettiği üzere insan birini görünce önce niyeti kötü mü, sonra da bunu yapmaya muktedir mi diye sorarmış. Herhalde küfrederek şunu diyoruz, “hem niyetim kötü hem de muktedirim”.
İkinci olarak küfürler toplum arasında açıkça konuşulmayan tabulara işaret ediyor. Kimsenin anasına, bacısına yan bakılmaz, livata kötüdür şeklinde toplum arasında kabul edilen sözleşme ortada dururken birisi kalkıp bir şeye öfkelenip toplumun değer düzenini yerle bir edecek bir ifadeyle çıkageliyor. “Bu işte hoşnutsuzluğum giderilmezse bu toplumsal sözleşme masasını deviririm arkadaş” mı demek istiyoruz acaba.
Üstüne Küfür. “İsmet uludur, İsmet uludur, onun kuludur, halk t.nın kılıdır, haydin şekere, haydin zeytin yağına, haydin sabuna, haydin makarnaya”*. Rivayete göre bu sözleri öfkeden gözü dönmüş bir işçi minareye çıkıp İnönü döneminde sarf etmiş. Bu sahne, James Scott’un Tahakküm ve Direniş eserinde bahsettiği gizli senaryonun açık senaryoya dönmesini ifade ediyor. Scott’a göre kamusal alanda, herkesin uyuyor göründüğü ve üst tabakadakilerin zorla icbar ettikleri bir senaryo vardır. Buna açık senaryo denir. Gizli senaryoysa halkın gizlice kendi arasında fısıldaşdıklarıdır. Hiciv sanıyorum bu anlamda ezilenlerin, tahakküm altındakilerin gizli senaryosunun kilit unsurlarından birisidir. Her şeye hakim görünen birinin aslında hiç de öyle olmadığını ima ve ifade eden halk arasındaki söylenceler nihayetinde iki grup arasındaki çatışmada ezilenlerin safları sıklaştırmasına hizmet edebilir.
Nef’’i’nin şiirlerinin yazılmaları akabinde nasıl şekillerde dolaşıma sokulduğunu bilmiyorum. Bununla birlikte dönemin güçlülerini hicveden metinlerin bu güçten kötü etkilenenler arasında dolaşması Nef’i’nin üst kademeden kişilere yazdığı hicivleri Scott’un bahsettiği gizli senaryo unsurlarına dönüştürebilir. Hiciv konusunda teorik okuma yapmaya çok niyetim olmadığı için aklıma gelen spekülasyonları bu noktada sonlandırıyorum.
Önerir Miyim? Son kısımlarındaki küfürler artık bayağı bir tat veriyor fakat özellikle ilk bölümlerde üst tabakadan kişilere hicivlerini okuması oldukça keyifli.
Dwight “kediler et, süt ya da yün vermiyor” diyor, haklı. Fadime de bahçelerine büyük bir lağım faresi musallat olunca beni çağırmıştı “köylüler hayvanlara acımaz” diye. Haklı. Nitekim anneannemler evlerinde çıkan fındık faresini öldürmem için çağırdıklarında dedem bunca tantanaya anlam veremeyip “bizim ekmeğimizin içinden çıkardı oğlum, amma yaptılar” demişti.
Hayvanlara karşı köylü olmanın verdiği bir senli-benliliği, acımasızlığı daima hissetmiştim. Belki bundan, belki sosyapatik eğilimler dolayısıyla bir bahar günü bahçeyi bellerken ortaya çıkıveren solucanı ikiye bölmek için bele davrandığımda babam “oğlum bırak, bahara yeni çıkmış, yazık” demişti. O gün bu gündür bahara yeni çıkanları öldürmeye azmedince içimde bir “bırak” sesi beni tutar. Baharı yaşayamadan ölmek, hele belki de tek baharın varsa, acıdır.
Miskin âdem oğlanını benzetmişler ekinciye
Kimi biter kimi yiter yere tohum saçmış gibi
Bu dünyada bir nesneye yanar içim göynür özüm
Yiğit iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi
Belki hedefi şaşmaktan, belki korkudan dolayı acımadan işkence ettiğim, kafeste tuttuğum bîçarelerden birisi de bizzat kendimdim. “Yek katre-i hûnest ve hezâr endişe” kelamını doğrularcasına maişet, okul vs. dertleri peşine kafasını bilgisayardan çıkarmayan kendimi bugün biraz da bir şeyleri bitirmiş olmanın heyecanıyla sokaklara saldım. Aklımdan bir şeyler aktı geçti, bizim de bu dünyada akıp geçtiğimiz gibi.
İstediğin Yere Gidememek
Müzmin OKB’liyim. Hayatımı kontrol etmekten, planlı hareketten büyük keyif alıyorum. Fakat hayat plana gelmiyor. Bu minval üzere, Süleymaniye Camii’nden çıkıp Yavuz Selim’e geçmek ve manzaraya karşı biraz çalışmak isterken kendimi Unkapanı altında buldum. Aradığım altgeçit geçip gitmişti. Belki aradan çıkarım diye ara sokaklara girip çıkarken yapısıyla ilgimi çeken bir cami görüverdim.
Gül Camii
Gül Camii
Azize Teodosya Kilisesi’nden çevirme Gül Camii oldukça yüksek duvarlara sahip. Kapısını zorladığımda kapalıydı, bereket öğle vakti geldiği için kapıyı açtılar. Biraz içinde ve dışında gezdim. Bahçesindeki nebatata göz attım. Karşısındaki şadırvanın önünde (telefonumdaki aplikasyona göre) bir batı çınarı, yanında ceviz, çam ve ortanca mevcuttu. Batı çınarı meselesine takıldım, sanırım çınarları birbirinden ayırt etmek biraz zor. Uygulama da sonuçta yarışmada seyirciye sormak gibi bir şey. Gül Camii çevresinde oldukça güzel evler gördüm.
Balat’a doğru
Kahveden Kafeye, Besi Yeminden Halley Çikolataya
Yoluma devam ettikçe, görmek istemediğim, yerli ve yabancı turistlerin cirit attığı Balat yakınlarına geldiğimi fark ediyordum. Kafeleri görür görmez, istemsizce aklımda memleketimin kafeleri canlandı. Her şey ben yaşarken oluverdi ve Kayseri bir anda kafelerle kaplandı. Sanıyorum biri daha ziyade şehrin zenginlerinin oturduğu Alparslan’da bir diğeri de tüm ilçeye yayılmış halde üniversite öğrencilerinin yoğun olarak mesken tuttuğu Talas’ta mevcut bir kafe kültürü zaman içinde yerleşiverdi. 2010 öncesinde bol bol kahve bulunmakla birlikte kafeler ve modern nargileciler de mevcuttu. Ben lise talebesiyken kahvede taş döşemek, aşıklar kahvesinde türkü dinlemek, Mimar Sinan Parkı taraflarında havuza bakarak gevezelik etmek daha çok sevdiğimiz etkinlikler arasındaydı. Ben üniversitedeyken iki duyum aldım: kafe kültürü ve uyuşturucu madde kullanımı aşırı yaygınlaşmıştı. Sanıyorum bu uyuşturucu madde kullanımı da kahveden kafeye geçiş gibi esrar ve baliden kimyevi maddelerin kullanımına geçiş şeklinde vuku bulmuştu. Bu da sanırım Türkiye’nin o yıllarda yaşamakta olduğu dönüşüme bir yerde işaret ediyor. Yerel olan ya da yerelleştirilen, ithal ve “kuul” olanla yer değiştirdi.
Balat’ta çarşı
Kendi hayat çizgimi düşününce de benzer bir dönüşümün izlerini görüyordum. Ekseriyetle evde dikilmiş giysiler giyerek büyüdüm, sanıyorum bayram ve okul münasebetiyle pantolon almışızdır. Çocukluğum tarlada geçti, dedem köy meydanında büyük-küçük baş hayvan yemi satardı. Çocukluğum bütünüyle küspe, besi yemi, toklu yemi, buğday, duğcük, yarma etrafında, bunların kokularının bir karışımı içinde geçti. Köydeki mal sahipleri yemleri dedemden alırdı. Zamanla hayvancılık işi bitmeye başladı. “Bax garşı dağa tûkmenner gelmiş” sözünü gittikçe seyrek işitir oldum. Ve yem işi artık kar getirmez olunca biz de hayvanları bitse de bahçeleri var olmaya devam eden köylülere alet-edevat satmaya karar vererek hırdavatçılığa geçtik. Dedem kürekleri vs. hatırladığım kadarıyla yakın yerlerdeki yerel üreticilerden, ustalardan alırdı. Birkaç yıl böyle gittikten sonra kahveden kafeye dönüşümün izleri köye yansımaya başladı. Köy tepesinde, dağdan gelen suyun döküldüğü “şellale” memleketimizin sayılı zenginlerinden hemşerimiz Kadir Has namına “Kayseri Kent Ormanı” yapıldı. Bu kent ormanı içine kafeler ve düğün salonu, mangal yeri yapıldı.
Köy meydanında, yukarıya açılan “Ice-Mar’a” giden köylülerin aboosunu duyduğum, şehrin bu kent ormanına akmaya başladığı günlerde biz de “altın kazmaya gidene kazma satacaksın” fehvasınca hırdavatçıdan marketçiye evrildik. Marketçilik, daha öncekilerden, yani tarla tapandan, yemcilikten ve hırdavatçılıktan daha zor bir işti. Bir kere tüm gününü orada geçirmek gerekirdi, müşteriyle ilgilenmen gerekirdi. Uzun bir zaman, kardeşimle “bu işte gözün yok” sözlerini duymakla geçip gitti.
Şansa bak ki köydeki diğer aileler de birer birer marketçi olmuştu. Eskiden kahve, kasap, terzi, yemci, biletçi, bakkal bulunan köy meydanı bir anda marketçi kesti. Gel gör ki “şeelliler” köydeki marketlerden almak yerine alacağını şehirden alıp köye öyle geliyordu. Bu dönüşümden köye yalnız düğün salonunun geceleri susmak bilmeyen “dıngırtısı” ve mangallanmış tavukların “koxusu” kalmıştı. Değişim evimizi ses ve koku olarak zaptetmiş; yılların kurbağasının sesi, bahçe çiçeklerinin kokusu bir anda daksille silinmişti.
Bu arada Kayseri şehir merkezi, daha 2000’lerin başlarına kadar, çocukluğumda bayramlarda köyden çıkarak gidip gördüğüm kadarıyla, en bilindik ana caddesi Sivas Caddesi’nin hemen arkasındaki evlerde kuyular bulunan, suların çekilebildiği, müstakil evlerin yaygın olduğu bir haldeydi. Barınma dışında hiçbir fonksiyonun mevcut bulunmadığı yüksek katlı evler hızlı bir biçimde, dizili legolar gibi kentin her yanını sarıverdi. Kompartmentalize olan yaşamda eğlence, kafelere ve mesire alanlarına aktarıldı. Yapı, eğlence, yaşam itibariyle evrenselleşen Kayseri’de bizim payımıza da dinlenme yeri olmak düşmüştü.
Nihayetinde bu ticaretten bizim elimize bir şey geçmedi. Birkaç yıl dönüşümlü bir şekilde çok kişinin emeğiyle “market” döndü. Sonra da kapatıldı.
Kafeler Kayseri’yi işte böyle sardı. Yüksek sesli müzik, konuşmayıp telefona bakan insanlar, dışarıda bekleyen arabalar, millete hava atma, sıkıcı hayatlarda bir nefes alma, dedikodu… Şimdi, Balat’tan geçerken de bunları düşünüyorum. Tabi, Balat farklıdır. Ben her yeri Kayserili’nin gözüyle görüyorum.
Gül Camii’nden
Babamın Gölgesi, Eski Şehir
Yolda yürürken bol bol mezar görüyorum. Mezarlar, camiler, türbeler ayakta kaldıkları kadarıyla bize geçmişi hatırlatan işaretler olarak kalmışlar. Mimari yapı ne kadar hızlı değişirse değişsin çevrede geçmişi hatırlatan bir şeyler hep bulunuyor. Bu yapılar, bu evlerde yaşayanlar için ne ifade eder?
Emir Buhârî’de bir mezar
Misal, Kayseri’de bir medrese var. Eskiden şehrin biraz dışında kalıyordu, şimdi etrafı tamamen büyük evlerle sarılı. Büyük evlerde oturanlar “Ertuğrul” izleyip atalarının bu yapıp ettiklerine bakıyor. Geçmiş hem bir zamanlar oradaydı, hem daima orada, hem de daima yeniden üretilerek yaşama karışıyor.
Mezarları gördükçe aklıma Mehmet Akif İnan’ın şiiri geliyor:
Her eylem yeniden diriltir beni
Nehirler düşlerim göl kenarında
Ey deprem gel yetiş bu şehirlerin
Doğayı çarptıran konumlarına
Doğ ey güneş erit taştan adamı
Ve kurut taşları diken elleri
Babamın gölgesi koruyor beni
Oh ne güzel şehir bu eski şehir
Dönüştür ey kalbim bahçeli eve
Anlamı ezen o makinaları
Kurtuluş haberi olsun dünyaya
Ayırma üstümden bir an gölgeni
Ne hissedeceğimi bilemiyorum, belirgin bir his yok. Emir Buhârî Türbesi’nin ardından görülen köprü üzerinde hareket eden arabalara bakıyorum. Ara sokaklarda güvendeyim. Cami bahçesinde dutlar olmuş bile. Bir iki tane yedim. Tatlı değilmiş.
Anlamı ezen o makinalar, bunlar mı?
Ara sokaklardan Edirnekapı’ya varıyorum. Fatih’in dar sokaklarında yavaş yavaş, etraftaki kahveleri süze süze ilerliyorum. Şam Süt Ürünleri’nden “Leben Beledî” alıyorum, Kayseri’de torbada süzerek yaptığımız torba yoğurtlarına daha çok benziyor.
Kendimi başarısız hissediyorum, ki bu his depresyon tanısı alacak bir halet-i ruhiyeye girmemle de tescillendi. Bu depresif hal, büyük cümlelere ve heyecanlara karşı beni daha bir alerjik kıldı. Zaten özünde muhafazakâr bünyem kimi zamanlarda içine kapanıcı tepkiler dahi vermeye başladı. İlerde ümitlenme hakkımı saklı tutmak kaydıyla bugün artık pek ümitli değilim.
Bu ümitsizliğin ve kopuşun düğümünü geriye doğru açmak istiyorum.
Tema: Başarısızlık
Yakın bir arkadaşım “yuh olsun bize, şunca adam bir alternatif geçinme yolu bulamadık” dedi. Kendini, bir adım sonra biz arkadaşlarını, bundan bir adım sonra da yeryüzünde ezilmiş olan bazı insanları modern dünyanın ezici ekonomik düzenine esir etmeden kardeşçe geçindirebilecek bir kurum, tedavi merkezi planının akamete uğraması üzerine bu hayal kırıklığını ifade etmişti. Kuramadık.
Ben bu düşünceye o zamanlar o kadar heyecanlı yaklaşmamıştım. Neticede kurum oluşturmaktan ziyade anlık dayanışma faaliyetlerinin daha faydalı ya da heyecanlı olduğunu düşünüyordum. Koşuşturmacalar geçip de bu koşuşturmalardan geriye sadece zamanında edinilmiş bir “biz de bir şeylere koşturduk” hissinden başkası kalmayınca insan kendini bomboş bulabiliyor.
Tema: Toplu Acılar, Bireysel Yaşantılar
Hz. Musa kaybolan tek koyununun peşine düşüp geriye kalan otuz dokuz koyununu yakacak babacanlıkta bir adammış. Bizler bireyselleşmiş bireylerdik; ataya, ataerkiye ve her türlü otoriteye karşıydık. Böylece aramızdan kaybolan tek koyunları dert etmedik.
Belki burada bir dipnot düşmeli. Dert ettiklerimiz oldu, yine de yapımız gereği kaybolan tek koyunları da ikna edecek bir “tutkunlukta” değildik. Aramızdaki bağı takviye eden ülkenin sorunlarına ilişkin düşünsel bazı çıkarımsamalarımızdı. Bu bağlar bazen duygusal bağlara dönüştü; fakat temelinde düşünsel kaldı.
Hz. Musa’nın kaybolan tek koyunun peşinden gitmesini bırakın bunu fark etmesi bile bugün için büyük bir meziyettir. Bir gözetme ve gözetlemeyi ifade eder. Biz de tabi birbirimizi gözetliyorduk: siyasi noktada uzun tartışmalarla. Ortak seviyede tutturulan ve eşitlenilmeye çalışılan tek nokta siyasi görüştü. Sonradan buna bireylerin tartışmadaki söz hakları da eklendi (belki de girişilmiş en hayırlı iş buydu). Siyaset noktasında birbirimizi tesviye eder gözetirken akşam başka evlere, başka şartlara, başka işlere ya da işsizliklere döndük. Siyasi noktadaki gözetme ve gözetleme bize sahte bir birliktelik hissi veriyordu.
Burada kadim zamanlarda yürüyen bir ekibin belki de bunu aşmak için kendini öldürecek bir hamle yaptığını duymuştum (ortak mülkiyet deneyi). Keşke onlar da bir özeleştiri yazsa da okusak. Sanırım bizimkini tekeden süt sağmaya çalışmaya benzetirsek onlarınkini de tekeden süt sağma işini abartmaya benzetebiliriz. Abartınca teke ölebiliyor, ortaklık bitebiliyor.
Tema: Öğrencilik
Belki on seneden fazla oldu, bir Kur’an meclisine girmiştim. Toplananların çoğu yakınlardaki amele pazarında iş kovalayan işçilerden müteşekkildi. Lise öğrencisi sadece iki kişiydik. Kafamda ideal bir sahne olarak kalmış.
Üniversitede dahil olduğum işler temelde öğrenci işi olarak kaldı. Öğrencilik boş zamanın bol olduğu, bu sebeple de insanın ideal olana daha çok kafa yorabildiği, dünyadan uzaklaşabildiği zamanlar. Gerçek hayat kimimizi yavaş, kimimizi hızlıdan çarptı. Bütün işler aynı çarpma kuvvetine sahip değildir. Bazı işler insanın eski düzenini devam ettirmesine daha çok izin verirken bazıları bunun tam aksi bir etki gösteriyordu. İşsizliğin çarpma kuvveti ise bambaşka.
Ben birkaç yıl çeşitli ofislerde çalıştım ve ofislerden de iş ilişkilerinden de illallah ettim. Bu çoğu yapay ilişkilenmeler ancak aç kalma karşısında bir alternatif teşkil ediyor. Tabi arada şahsiyetini yitirir, onlardan olursan belki de sıkıntı kalmaz. Yine de “ofis” sadece dizi olarak güzel.
Geçenlerde twitter’da bir arkadaş prekaryayı emeğinin karşılığını almak için de emek gösteren bir sınıf olarak tanımladı. Zengin değilsek hiçbirimiz için bir çıkış imkânı yok, rezil bir durum.
Bu rezil durum içinde, çalışma hayatıyla iç içe bir mücadele içinde bulunmak, bir şeylere el atmak en azından belirli işler için fazlasıyla zorlu.
Tema: Birikim
Her türlü haksızlık karşısında, özellikle emek sömürüsüne karşı mücadele İslami anlamda ulaştığım son noktanın beni götürdüğü yerdi. Arkasındaki itici güç daima Müslümanlık oldu. Müslümanlığı içinde bulunduğumuz yerler besleyecek değil, oralara tekke diye gitmedik eyvallah. Ama sanki daimi bir ikircikli hali de koruduk. Ya neydik biz? Tekke değiliz diyorduk, içimizde tekke ihtiyacı arada sırada görülüyordu, tekke değiliz dediğimiz yapıya bir tekke gibi de yaklaşıyorduk. Yine bir teke-süt çıkmazı. Şimdi enerji bitti, hatta biteli yıllar oluyor. (Kendi adıma) yolda kaldık.
Arada bu tekke (olmayan oluşumlar) içinde, mesela Kur’an okuyup yorumlarken kendimi bir garip hissederdim. Eksik bir şey mi var? Oysa başka türlü bir şey benim istediğim. Rengi başka, tadı başka.
Sanırım eksik olan nokta duygusallıktı. Oysa biz tam da bu duygusallığın karşısında durmuştuk. Kur’an okumaya geçtiğimde halamlar bana büyük kırmızı bir Mushaf hediye etmişti de ön sayfasına Hasan el Benna’nın vay Müslümanlar ölülerinde okudu da ne yazıyor diye içine bakmadı minvalindeki sözünü yazmıştım. İnsan hayatı ve duygularının bir bütün olduğunu, ifrat-tefrit meselesini sanırım daha iyi kavrıyorum.
Duygusallığın yokluğu ve mantığın yüceltilmesine karşılık siyasette olabildiğine donkişotça (irrasyonel), ahlak vurgusu yüksek, duygusal tavır. Bilemiyorum.
Tema: Müslüman Kalmak
İçtihat savunuculuğunun karşısında içtihat kapılarının sürgülenmesini savunan bir argüman var. Bu argümana göre hükümler sabitlenmeseydi sultanlar, melikler içtihat kapısından istedikleri her hükmü geçireceklerdi (kapı kapanınca da geçirmedi değiller gerçi). Bunun için kapı kapatıldı.
Dünya yöneticileri bir yana hepimizin nefsi de bir sultan. Biz içtihat kapısını fiilen açınca bizim sultan da bu kapıdan istediğini geçiriyor. Bugün Müslüman yenilikçinin klasik makasıt hükümleri kadar sabit olan soyut hükümleri dahi yok, tamamen soyutlanmış, gündelik siyasete indirgenmiş bir hal. Böyle olunca kişi yürüyen bir hüküm motoruna dönüşüyor, yaşadığı her ikilemde aldığı karar bir akide çizgisi olarak beliriyor ve onunla Müslümanları suçluyor. Karşı tarafımda kaldınız, kafir değilseniz bile batıl içindesiniz.
Şimdilik sorunlu, iki adım sonra tüketici bir tavır.
Tema: Hep Gam Hep Keder
Sanki attığımız adımlar bir çöl rüzgarında yitti gitti de geriye sadece çölde sıcak alnında yitirdiğimiz günler kaldı. Keler, çöl çekirgesi, çöl yılanı vb. yiyerek. Şüphesiz bu da bir beslenme tarzıdır fakat sanıyorum vücudu ezer.
Hiç gülmedik demek büyük yalan olur. Çay içmeceler, sigara içmeceler, kartopu oynamacalar hepsi iyi ve hoştu. Fakat sanırım öldürücü formül çalışma hayatının tam güçle araya girmesi, hayatta yaşanan hayal kırıklıklarının birleşmesi, siyasetin alan tanımazlığı, etkisizlik hissi,
Öyle bir hale gelmiştim ki Galib bunu güzel tasvir ediyor:
“Vadileri rik-u şişe-i gam
Kumlar sağışınca hüzn-ü matem
Hargehleri dud-ı ah-ı hırman
Sohbetleri ney gibi hep efgan”
Bardağın dolu ve boş tarafı muhabbeti yapacak değilim ama yıllar boyu sade ve sade kötüyü yaşamak, kötüyü düşünmek ve kötüyü konuşmak sonunda bilincimin de bulandığını fark ediyorum. Ki bu da üstadın devam dizelerinde kendine yer buluyor:
“Şeb-buyı görür kimi sanur şeb
Kimisi de sünbüle der akreb”
Son bir not olarak şunu söylemek isterim. Bunlar tabi benim kendimden ve bir takım münferit olaylardan yola çıkarak yaptığım genellemeler. Tecrübeleri benden başka olanlar tabi ki vardır ve belki de bu durumlar benim tikel gözlemlerimle sınırlıdır.
Kelleci Memet, Kemal Tahir’i daha önce okumadığıma beni pişman eden bir kitap oldu. Birkaç gün içinde, kitabın eskiliğinden içinde biriken her ne “göze görünmez böcü” ise şu korona günlerinde öksüre öksüre bitirdim. Kitabı okurken daha önce nadiren bir iki kitapta yaşadığım bir dil zevki tatmış oldum. Çeviriye tekrar başlayınca bir çeviriyorsam on okuyayım diye elimde aldım. Kitabı kendisi de köylü kısmından olan Sedat hediye etmişti geçen sene.
Kitap İkinci Dünya Savaşı sırası 1940’larını anlatıyor. Temel olarak belirli diyaloglar çevresinde örülmüş bir roman havasında. Kemal Tahir romanı 1962 yılında yayınlıyor Remzi’den. Kitabın ana karakterleri epey renkli. Kelleci Memet, Cinci, Gavur Hatip, Terzi Bekir, Cingan Şeker Emin, Ümmühan, Tuz Gazisi, Cemile, Yusuf ve Selim Bey kitaptaki karakterler arasında.
Dönemin olaylarına dair olarak Kelleci Memet’in ziyarete gelen babasının anlattığı uzun bir Kut’ul Amare Savaşı tasviri var. Savaş sürecini -İstanbul’a gitmesi vs.- bir köylünün gözünden çok güzel anlatıyor. İkinci olarak da Hitler ve Nazizm konusunda Cinci Nezir uzun bir propoganda yapıyor. Burada aktardığı ve Türk ırkçılığının kimi nüvelerini veren bilgileri Ankara’ya okumaya giden bir ağa çocuğundan bellemiş.
Kitapta Gavur Hatip-Şeker Emin-Cinci arasındaki konuşmalar bana en keyifli gelen kısımlar oldu. Bunun sebebi de Kemal Tahir’in köylü konuşmasını yansıtmaktaki inanılmaz başarısı.
Romanlarda hayat verilen köylüler genelde şehirliler tarafından yazılan bir metinde kendilerine yer bulduklarından şehirlinin kendilerine biçtiği rolü oynarlar. Ya da en azından yazarın köylü gerçekliğine dair çıkarımlarıdırlar. Bu halleriyle gerçeğin ta kendisi olmaktan ziyade bir kısmını temsil ederler. Muhtemelen Kemal Tahir’in Anadolu hapishanelerinde geçirdiği uzun yıllar ona kitabına aldığı köylüleri direk canlandırma imkanı vermiş. Köylü konuşması derken bir iki aksanlı kelime, bir iki köylü ağzından çıkmaya benzer söz kullanmayı kast etmiyorum. Kemal Tahir direk köylü mentalisesi ve dili içinde yaşayarak o dilde bir eser vermiş. Bu sebeple kitabı okurken bizim 30-40 neslinin konuşma ve şakalaşma tarzını bu kadar başarılı yakalamış olmasına epey şaşırdım.
Köylülerin birbirlerini çokça dalgaya aldıkları alaylı bir konuşma biçimleri vardır. Ben bunun kimi örneklerini dedemin sinekli bakkal dediği rahmetli Kemal emmide, bir de rahmetli Hulusi emmimde görürdüm. Bu manada kitap eski günleri de epey hatırlattı.
Kitaptan altını çizdiğim yerler oldu ama yazar gücünü diyalogun akışında çok daha keskin hissettirdiğinden alıntılara çok kulak asılmadan kitabın okunması daha keyifli olacaktır.
Çeşitli Sayfalardan Altını Çizdiğim Yerler
Şeker Emin Konuşuyor:
(…) Köylü kısmı, dağa bayıra alışkın olduğundan, mahpus damında bunalır, yazının, yabanın yeşertisini davar gibi özler.
Kelleci konuşuyor:
Bizim oralarda, ecinni takımından sarı-kedi kara-oğlak vardır. Muskasız haklarından gelemezsin! Bunlar gecenin karanlığında, kara taşlara otururlar da gözlerini çıra gibi ışıldatırlar. Neden mi? Adamoğlunun doğru yolunu eğriye bükecekler de, başını belaya sokacaklar.
Gavur Hatip Hoca konuşuyor:
Höst rezil!.. Kimin aklı dedim? Bunları sana, Devecigillerin kopuk oğlan belletti değil mi? Ankara’nın Hukuk mektebinde okuyan zibidi… Bayrağımızı bulaştıracağı Kurdu, bu rezil Cinci nerden çıkardı dedimdi. Anladım. Oğlanın kapelasında öyle bir şey gördümdü de Kurt aklıma gelmediydi. İt resmi sandımdı.
Kelleci anne-babası hakkında konuşuyor:
Biz yoksul olduğumuzdan anamızın güldüğünü hiç görmedik! Sabah akşam çalışırdı fıkara… Aslına bakarsan yoksul evinde dirlik olmaz! Oysa keyifli herifti benim babam… Anamın çekişmeleri olmasa hep gülerdi.
Kelleci köyden bahsediyor:
Köy yerinde paralıyı sayarlar bir… Bir de mahpus damında yatanı sayarlar. Bizim namımız Virankale’de şimdiden söyleniyormuş. “Eskiden bir rezildi, şimdiyse beş rezil olmuştur” diyorlarmış. (…) Ondan da yılarlar ya, daha çoğu, “Kızarsa, samanlığımızı yakar, öküzümüzü, ineğimizi baltalar” diye korkar köylü milleti… “Mahpusluğa alıştı bir kez…” derler.
Hatip, Selim Bey’le konuşuyor
Bu oğlanda biraz katırlık var beyim. Geçenlerde mikrobu anlatmışsın. Güneş ışığının tozlarını göstermişsin! (…) “Mikrop göze görünmez böcü…” diye gülüyor gizliden… “Toprakta mikrop varsa neden yaraya dönüp irin toplamaz ya?” dedi. (…) Bizim köylümüzde akıllı laf eden neden çoktur da hiç akıl yoktur beyim? Aklımız laf olur çıkar da ondan…
Kelleci ayıların evrimi hakkında konuşuyor:
Ayı da adamdan azma mı beyim, şebek maymunu gibi? (…) Biz adamdan azma biliriz. Bir zengin adam varmış, köyün birinde… Yaylada otururmuş… Sürü sahibi bir zengin… Bir gün, kara kış zamanı, bir fukara gelmiş, üşüyor ki, dişleri birbirine vurmacasına… “Biraz yapağı ver de, kendime yorgan dikeyim” demiş… Zengin adam vermemiş. Fakirdir, “Ayı ol!” demesiyle ağa ossaat ayı olmuş… Esirgediği yapağılar derisine yapışmış… Ayı bu sebepten balı çok sever beyim, aslı ağa olduğundan….
Gelin evin içinden gitmesin olayından bahis:
(…) Bizde bir Nuri vardır. Buna “Mallar bölünmesin” diye ölmüş ağasının elli yaşındaki dul karısını alıverdiler. Oğlan köyün arkasındaki Karakaya’nın başında, “Verirsin ellere genci güzeli, -Gerdanı aktır da incedir beli-Bana da gelince kocamış dulu- Getirip yamamak olur mu Allah” diye türkü çığıra çığıra geberdi.
Hesaplamalı sosyal bilim epeydir ilgi alanım içinde. Bu ilgim Salganik’in Bit by Big Social Science kitabını okuyunca daha da katlanmıştı. Adeta bir ders kitabı gibiydi Salganik’in kitabı. Temel olarak büyük veri dalgasının sosyal bilimleri nasıl etkilediği ve çalışmaların nasıl yapıldığı gibi konulara odaklanıp her bölüm sonunda da size örnek çalışmalar yaptırıyordu.
Coursera’da Computational Social Science uzmanlaşma kursu açıldığını duyunca koştum geldim. Kurs giriş seviyesindeydi ama alanın efsaneleri tarafından veriliyordu.
İlk kurs olan Computational Social Science Methods dersini bitirdim. Kurs hem diğer kurslara bir giriş mahiyetinde oldu hem de iki tane pratik örnek yaptırarak elimizi alıştırdı. Ders anlatımları sırasında Blumenstock’un telefon verisi çalışmalarının detaylarına dair anlatıları hoşuma gitti özellikle. Çünkü bu çalışmalar epey yaygınlaşmasına, hatta geçen yıl Türkiye’de de epey kalafatlı bir programla çok sayıda çalışma çıkarılmasına rağmen nasıl yapıldığını tam bilmiyordum. Salganik’in anlatısıyla kafamda tam canlandıramamıştım. Blumenstock’un ağzına sağlık.
Bu kursta iki ana pratik vardı. Bunlardan birincisi youtube’dan bilgi çekmece, ikincisi de kamuya açık yapay zeka programını deneme. Youtube’dan bilgi çekme işinde bir uygulama kullanılarak (web scraper) belirli bir youtube sayfasının videolarının ve bu videolara girildiğinde önerilen videoların bilgilerini toparlamaca yaptık.
İkinci uygulamada teachable machine ile oynayarak pratik olarak yapay zeka fikrine alıştık. Güzeldi, hoştu.
Kurs bitince tadımlıkmış gibi geldi. Sertifikayı attım cebe. İkincisine hemen başvurdum. Tavsiye ederim ilgililere.
Mustafa Halife’nin Türkçe’de Salyangoz, İngilizce’de The Shell, Arapça’da Qawqa’a ismiyle basılan kitabını bitirdim. Oldukça okunaklı, sıkmayan, insana Suriye zindanlarının nasıl olduğunu iyi hissettiren bir kitap.
Bu kitap için spoiler alarmına ihtiyaç olmadığını düşünüyorum. Ana olay kişinin saçma yere hapse düşmesi-ki bu da herkesin malumu.
Kitap birçok Avrupa diline çevrilmiş Amazon’dan gördüğüm kadarıyla. Yine yorumlardan çok kişinin ilgisini çektiği görülebiliyor. Kitap sizi içine çekeceği için gayet hızlıca bir iki günde bitirilebilir.
Hikaye
Hikaye temel olarak dinle diyanetle pek alakası olmayan Hıristiyan bir Suriyelinin Fransa’dan memlekete dönmeye karar vermesi ile başlıyor. Havalimanında sevgilisini geride bırakıp memlekete varan kahramanımız daha soluk almadan, ne olduğunu anlamadan polisin eline düşüyor ve yıllar sürecek ölümlerle, işkencelerle dolu hapishane tecrübesi başlıyor.
Kişinin tek bahtsızlığı hapse düşmüş olmak değil aynı zamanda çokça dindar diğer mahpuslarla birlikte kalmak zorunda olmak. Hıristiyan/dinsiz olduğunun anlaşılması üzerine mahkumlar tarafından da tecrit edilen kahraman uzun süre necis muamelesi görüyor. Kimse onla konuşmuyor, tek başına kalakalıyor.
“-Ama efendim ben Hıristiyanım
-Hıristiyan bir Müslüman Kardeşler üyesisin ha. Orospuçocuğuna bak hele“
gibi diyaloglara rastlamak insanı öğrenilmiş çaresizlik hislerine itiyor. Bu farklı dinden olma hikayesi en son koğuşa radikal bir islamcının dahil olmasıyla doruk noktasına erişiyor. Kişi kahramanımızı infaz etmek isterken bu girişimi hem kahraman hem de oradakiler için hiç beklenmeyen bir sonuca yol açıyor.
Kahramanımız çeşitli hapishaneleri de dolaştığı için size Tedmur’un, diğer hapishanelerin nasıl olduğu; gardiyanların kişilikleri ve davranışları, İslamcı ve İslamcı olmayan mahkumların tavırları hakkında bilgilendiriyor. Kitapta en çok hoşuma giden detaylardan birisi de gardiyanlara mahkumların verdiği isimlerdi. Herkese orospuçocuğu diye seslenen gadiyanın ismi orospuçocuğuydu mesela.
Benim için en çarpıcı iki sahne kahramanımızın kitap boyunca biri toplu diğeri ferdi olarak kıldığı cenaze namazlarıydı. Kitabın anlatırken gözyaşı döktürecek iki hikayesi.
Dil
Bir cesaret kitabı orijinalinden okudum, Türkçe çevirisinin sadece başlarını görebildim Kitapyurdu’nda. Öncelikle bildiğim kadarıyla küfürlerin kitaplarda yer alması Suriye’de alışkın olunan bir durum değil. Kitap asli olarak fasih dille yazılmış olmasına rağmen tüm diyaloglar Suriye lehçesinde ve küfürler olduğu gibi alınmış. Böylece normalde kitaplarda pek rastlanmayan ama konuşanlardan duyabileceğiniz Suriye yerel dilindeki “pezevenk, ibne, ananı.., orospu evladı, ibnenin evladı” gibi küfürlere bolca rastlayabilirsiniz. Yine kahraman Suriye içi farklı lehçelerle konuşan kimselerin konuşmalarını olduğu gibi aktarmış. Bunlar çeviride nasıl aktarılır, nasıl korunur bilmiyorum. Zor iş. Bununla birlikte diyaloglardaki Suriye lehçesini yansıtmak için ben olsam kendi aksanımla, en azından şiveyi yansıtacak şekilde çevirirdim. Bu sebeple hem İngilizce hem de Türkçe çevirilerine bakmak istedim.
Nasibimize Düşenler
Kasım Süleymani’nin ölümü olayında da gördüğümüz gibi Suriye’de halkın yaşadıkları hızlı bir anti-emperyalist retoriğe kurban edilebiliyor. Dahası anti-emperyalistlerin, özgürlük savaşçısı olduğunu iddia edenlerin kendi iç ahlaksızlıklarını görmezden gelmekliğimizi yeniden sorgulamaya açıyor. Hakeza ülkemizde bulunan milyonlarda mültecinin neler yaşadığını bir nebze olsun anlamamıza katkı sağlıyor.
Tüm bunların yanında asli olarak diktatöryal rejimlerin eylemleri sonucunda ortaya çıkan daha katı karşı çıkışları anlamamıza imkan veriyor. Bu manada Işid’in kökenlerine dair değerli bir bakış imkanı da sunuyor.
Prof. Dr. İsmail Görkem tarafından yazılan eserin temel olarak üç özelliği var. Sizi bağlam hakkında bilgilendiriyor; Dadaloğlu’nun bütün şiirlerini ihtiva etmeye çalışıyor ve şiirlerin yazılma sebeplerine dair anlatıları, farklı okuma biçimlerini aktarıyor. Bu manada eser oldukça kıymetli bir çalışma olmuş.
Kitabı iki sene kadar önce Dadaloğlu’nun tüm şiirlerini okuyabilmek için almıştım. İnternette bulunan şiirler Dadaloğlu’nun bütün şiirlerini ihtiva etmiyordu ve Aşık Kerem kitabından aldığım keyfi Dadaloğlu’ndan da alırım diye düşünüyordum. Dadaloğlu coğrafya ve zaman olarak bana çok yakındı ve Dadaloğlu’nu okumaktan umduğum biri edebi birisi sosyolojik iki fayda vardı.
Türkiye yöresel ağızları arasında hem telaffuz hem de dilin içerdiği malzemeler bakımından farklılıklar var. Her ikisi de zenginlik olan bu özelliklerin ana düşmanları resmi ağzın İstanbul ağzı olarak kabul edilmiş olması ve bunun neticesinde okulda ve televizyonda İstanbul ağzı ile konuşulması. Televizyon öncesi dönemde İstanbul ağzının resmi ağız kabulü diğer ağızları otomatik olarak daha az Türkçe kılıyor resmi bağlamda. Okula başladığında İstanbul ağzı konuşması için zorlanan çocuk kendi dilinin nerede duracağı, nereye giremeyeceği hakkında bir fikir sahibi oluyor. Mesela akademik meselelerin yöresel ağızla konuşulabileceğini düşünüyor musunuz?
“Şinci ağa-maraba çatışgısı niymiş görek baak.” (Lecture IX. American College of Talas. 1820/Güz)
İkinci bir mesele de resmi ağızın İstanbul ağzı olarak belirlenmesi sonrasında diğer ağızların kamusal sahneden çekilmesine bu ağızların yörelerine ilişkin kalıpyargı imgeleriyle eşleştirilmesi eşlik ediyor. Bunu başaran biraz da Yeşilçam olabilir. Böylece iç anadolu-özellikle Kayseri ağzı konuşan birisi otomatik olarak aşağıdaki tiplemeye dönüşüyor.
Ne vaxıd gendi ağzımınan gonuşsam dışardan boyle gorunuyom belliyom
Fakat asıl yozlaştırıcı ise televizyon. Televizyonlar birlikte çocukluğundan beri İstanbul ağzına muhatap olan çocuk kibar, iyi bir insan evladı olmak için onu konuşmak istiyor. Eğitim hayatıyla da bu malesef perçinleniyor. Televizyon Türkiye ağızlarını birbirine benzetiyor ve daha anonim bir Türkiyeli kimliği oluşturuyor. Bu bağlamda böyle bir artısı da var.
Ağızların kaybına yerel söyleyiş içindeki farklı kelimeler, söyleyiş biçimleri ve deyimlerin kaybı eşlik ediyor. Asıl acı kısım burası.
İşte ben Dadaloğlu’nu dilsel bağlamda bu kayıpların telafisine yardımcı olur umuduyla almıştım. Bu manada kitabın iyi bir belge önemi taşıdığını söyleyebilirim.
İkinci konuya gelirsek Dadaloğlu avşarların iskan ettirildiği dönemde yaşıyor ve yaşanan sosyolojik değişimlerin ne gibi sonuçlara yol açtığı, bunların birey psikolojisindeki yeri ve bu değişime kişilerin nasıl direndiği gibi sorulara dolaylı yanıtlar veriyor. Bu manada da modernleşme, devletleşme süreçlerine dair -özellikle şiirlerin hikayeleri ile birlikte verilmesi sayesinde- fikirler veriyor.
Peki Kitabı Neden Bitiremedim
Dadaloğlu şiirleri asli olarak sözlü kültürün bir parçası ve ben de sözlü kültür ürünlerini kulaktan duyduğum zaman daha çok sevdiğimi fark ettim. Aşık Kerem hikaye olması hasebiyle daha kolay okunabiliyor ama salt şiirlerden oluşan sözlü kültür ürününü okumak zorlayıcı bir deneyim olabiliyor. Bu manada Fuzuli’nin divanını okumakla herhangi bir cönk okumak arasında zorlanma açısından farklılıklar oluşuyor kendiliğinden.
İkinci bir husus da kitaptan beklediğim boyutta yöresel söyleyiş öğrenememiş, görememiş olmam beni devam etmekten alıkoydu. Kitabı alanda çalışan araştırmacılara ve hassaten Türk halk şiiri severlere tavsiye ederim.
*Bu yazıda belirtilen yargılar araştırmalar sonucu elde edilmiş olmayıp “akla ilk gelen fikir” olma hasepleriyle kendilerine yer bulmuşlardır. Ama bu yöresel ağız işinin arkasındayım. Araştırmaya devam.
Çoğu vatandaşımız gibi ben de Arapça şarkılarla düğünlerde çalan mezdeke sayesinde tanıştım. Arapça politik içerikli şarkılarla tanışmam ise 2006 Lübnan-İsrail savaşı sırasında oldu. Televizyonda Feyruz’un Li Beyrut’u bombalama görüntüleri ile beraber Kanal 7’de veriliyordu. Hem ses hem müzik fazlasıyla hoşuma gitmişti. Daha sonraları Kayseri İslamcı radyolarında yine Feyruz’un Zehret el-Medain gibi şarkıları ile radikal İslamcıların pek sevdiği senehudu’lar çalınmaya başlandı. Ben de Arapça politik şarkılarla tanıştığım bu andan sonra elimden geldiğince bunları dinlemeye ve hissetmeye çalıştım. Zamanla yaş geçip büyüdükçe neyi sevip neyi sevmediğime dair daha kesin fikirlere sahip olmaya başladım ve en sevdiğim bu -kah üzen kah coşturan- şarkıları listelemeye karar verdim.
Bombastik No: 1
Mavtıni
Mavtıni benim dünyama el-cezire’de yayınlanan, F.K.Ö. hakkındaki “Devrimin Hikayesi” isimli belgesel serisi ile girdi. Her bölümün başında duya duya alıştım ve sonunda daimi dinleyicisi haline geldim. Türkiye’de de Taksim’de mavtıni dinlerken ağlayan bir kadının görüntüleri eşliğinde bolca dinlendi.
“Türkiye’de de Taksim’de mavtıni dinlerken ağlayan bir kadının görüntüleri eşliğinde bolca dinlendi. “
Şarkının bir çok versiyonu mevcut. Malesef çoğunda hiç hoşa gitmeyen ağlak bir tarz kullanılıyor (birilerinin hoşuna gidiyor belli ki).
Türkçe altyazılı ağlak versiyon örneği
Eser Filistin ve Irak tarafından milli marş olarak kullanılmış. Şiirin yazarı İbrahim Tukan Filistinli, milliyetçi bir şair; bestecisi Lübnanlı Muhammed Fleyfel. Şiir Arap dünyasında vatan sevgisini yansıtan belki de en temel parça.
Dinlenmesini tavsiye ettiğim versiyon
Bombastik No: 2
Unadikum
Unadikum da mavtıni gibi Arap dünyasının en bilinen şarkılarından. Şiiri kaleme alan Filistinli şair Tevfik Ziyad. Eserin bir bestesi daha önce Mısırlı efsane müzisyen Şeyh İmam tarafından yapılmış.
Şeyh İmam versiyon
Bugün dinlenen, bilinen beste ise Ahmed Kabur’a ait. Çakal Carlos dizisinde Wadi el Haddad’ı canlandıran on parmağında on marifet Ahmed Kabur şiiri 1975’te Lübnan İç Savaşı başlarında 20 yaşındayken besteliyor. Şarkının yer aldığı albüm genel olarak işgal-direniş eksenindeki duygulanımlar çevresinde dönen parçalardan oluşuyor. Dinlemekten keyif aldığım bir albüm.
Şarkı Türkiye’de bildiğim kadarıyla İslamcılardan Grup Yürüyüş tarafından, soldan Bandista tarafından yorumlandı.
Grup Yürüyüş Versiyon
Bandista Versiyon
Eserin en çok beğenilen ve paylaşılan versiyonlarından bir tanesi de Bosnalı çocukların söylediği Unadikum’du.
Bosnalı çocuklardan
Eserin en dinlenesi versiyonu ise Ahmed Kabur’un 75’te çıkardığı orijinal hali.
Orijinal Versiyon
Bombastik No: 3
Şeyyid Kusurek
Şimdi cebi deliklerin şarkısına geçelim. Mısır uzun, ilginç tarihi olan bir memleket. İslam dünyasına yön veren birçok düşünürün çıktığı bol miktarda orjinalite barındıran bir toprak. Şeyh İmam ve Ahmed Fuad Necm de bu memleketten çıkan incelenmeye, okunmaya, dinlenmeye değer iki isim. Bir yerden sonra küsseler de Şeyh İmam ve Ahmed Fuad Necm beraber takılan iki arkadaş. Necm şair ve Mısır yerel lehçesinde şiir yazıyor. Şeyh İmam da bu şiirlerden kimilerini besteliyor. Şeyh İmam-Fuad Necm ikilisinin müşterek işlerinden belki de en güzeli Şeyyid Kusurek. Şiir yozlaşmış yöneticilere karşı karşı çıkan halkın marşı.
Şeyh İmam ve Fuad Necm çok fazla hapse girdikleri için doğru dürüst, kaliteli kasetleri yok. Gördüğüm kadarıyla Şeyyid Kusurek’in en güzel iki versiyonu aşağıdakiler.
Yaygın kayıt
Şeyh İmam’ın omuzlara alındığı Tunus konseri
Bombastik No: 4
Elveda Ya Cemal
Bu şarkıyı kim besteledi, kim yazdı bilmiyorum. İzlediğim bir dizide duymuştum ve çok hoşuma gitmişti. Zamanın kudretli devlet reisi Cemal Abdünnasır’ın ölümü ardından yazılmış, okunmuş bir ağıt. Bir devlet başkanına yazılmış en hazin ağıt belki de budur. Ne yazık ki doğru dürüst bir kaydı mevcut değil.
Ağıdın sözlerinde Abdünnasır’ın ifade ettiği anlam, halkçılığı vurgulanmakta.
Başında ölüm duyurusuyla…
Bombastik No: 5
Hammat el-Mecd
Cezayir’de Fransızlara karşı verilen direniş çelişkileri, zorlukları, başardıkları ve başaramadıkları ile tahakküm-direniş ilişkilerine ışık tutan oldukça önemli bir vakıa. Bu savaşa dair ilgim bir film ve bir kitap tarafından daha da kamçılanmıştı.
Şarkı bu havayı iyi yansıtıyor. Coşkusu ve çelişkileri ile vatan sevgisi, sömürgeci karşıtlığı, hürriyet isteği… “Senin uğruna yaşadık ey vatanım!”. Şair Ömer Bernavi, şarkıcı Şerif Kutbi olarak yazılmış bir yerde.
Şarkıyı yine el-cezire’nin bir belgeselinde duymuştum sanırım. Malesef bu eserin de doğru düzgün bir versiyonu youtube’da yok. Yeni kayıtlar pek ağlak, eski kayıt cızırtılı. Temiz bir versiyonunu Cezayir Kültür Mirası Arşivi sitesinde buldum.
Kitabın ilk sayfasında kargacık burgacık harflerle takriben “to Sokoru As the __ gift for you T” yazıyor. Ramazan’a imzalattığım bu kitap 2010 yılında Allen Lane tarafından basılmış, daha sonra 2012’de Penguin tekrar basmış. Kitabın 2012 baskısının yapıldığı yıllarda Ramazan Oxford’da hocaydı. Kitap hakkında yapılan yorumlar genel olarak iyi. Tek bir yorumcu eğer Ramazan bu kitabı genel bir çoğulculuk felsefesi metni olarak yazmak yerine İslam içinden yazsa daha iyi olurdu demiş. Bu yorumu yapan da bir yabancıydı(ecnebi/avrupalı) yanlış hatırlamıyorsam.
Bense Penguin Books tarafından 2012 yılında yayınlanan bu eseri bir zorunluluk sonucu 2012 yazında almıştım. O mübarek günlerde dil öğrenen yabancıların uğrağı ve İngiliz piri fanilerinin sayfiye ve istirahatgahı olan Bournemouth kentinde dil eğitimi alıyor gibi yapmakta ve hakikatte ise İngiliz kültürünü tanıma bahanesi ile it ayağı yemiş gibi seyiblemekteydim. O yıllarda kurulması gündemde olan bir öğrenci kulübünün ön çalışmaları mahiyetinde bazı ziyaretler gerçekleştirmekte idik. Bu ziyaretleri planlayan, düzenleyen ben değildim. Konuyla ilgilenen arkadaşlar vardı, ben de (daha sonraki yıllarda ilgilenemediğim) kulüp planı dahilinde koşturan arkadaşlara sadece bir tür yoldaşlık sağlıyordum. Bu manada Tarık Ramazan’la da tanışmak için arkadaşlar girişimde bulunmuş ve görüşme ayarlamışlardı. Ben de bir tür yoldaş/yancı pozisyonunda bu geziye katılmaya evet dedim ve Oxford’a vasıl oldum. Hazır gitmişken adamdan bir de imza alalım dedik ve yakınlardaki bir dükkandan Ramazan’ın mevzubahis kitabını aldım.
Yanlış hatırlamıyorsam o zamanlar Ramazan, Mursi’nin danışmanlığını yapıyordu. Biz de o günlerde gerçekleşmekte olan Gezi olayları, Akp, Mursi gibi olayları konuşmuştuk, ben de fırsatı bulmuşken kendisine o zamanlardaki üstadım Cabiri hakkındaki düşüncelerini sormuştum. Biz oradan ayrıldıktan üç gün sonra Mısır’da darbe oldu.
Kitabı okumaya uzun zaman fırsat bulamadım. Bu sıralarda sosyal medyada Ramazan’ın benim de ilgilendiğim bir konu olan Kurtuluş Teolojisi hakkında konuşup durduğunu görüyordum. Bu konuşmaların hiçbirini dinlememiştim ama kafamda muğlak bir Ramazan imajı oluşmuştu. Yarı muhafazakar, söylemsel olarak yarı yenilikçimsi. Birkaç sene sonra Farid Esack’ın “Çoğulculuk…” kitabını basmalarını tavsiye etmek (asıl konu kitabın çevirmenliğini bana vermelerini rica etmekti) Suat Abiyle Ayrıntı’ya gitmiştik (Ayrıntı çeviride fazla profesyonellerle çalıştığını ima etti, biz de lafını bile edemedik çevirmenliğin). Esack’tan konuşurken aklıma Ramazan’ın bu kitabı da gelmiş ve okumadığım halde “ya bir de böyle bir kitap var” diye söylemiştim. Yanılmıyorsam Burhan Sönmez de “zamanında ben de bir baktım Ramazan’a. Çok fazla isim zikredip dolu gibi görünse de bir şey söylemiyor” demişti. Benim de her duyduğuma inanmaya meylim olduğundan olsa gerek kitabın yüzüne daha da bakmadım.
Derken daha sonraları Tarık Ramazan, #me too hareketi dahilinde tecavüz suçlamalarına muhatap olup Oxford’da hocalığı bıraktı. Sanırım bir süre hapse de girdi. Tecavüz iddiaları tek kişiden değil, çok kişiden geliyordu. Ramazan’ın böyle bir şey yapmış olması tabi ki karşıtları için güzel malzemeydi. Bununla birlikte taraftarları tecavüz iddiasını gündeme getiren kadınlara sosyal medya aracılığıyla baskı kurmaya vs. çalıştı. En azından medyadan gördüğüm böyle. Akit’te çıkan haberde de durum kuru iftira olarak değerlendirilmiş, bununla birlikte Ramazan çeşitli kadınlarla münasebetini mahkemede tasdik etti.
Tüm bu tiksindirici vakıalar sonrası Ramazan’ın kitabını okumaya tekrar karar verdim. Sebebi müslümanlar içinde temelden sorgulamalar yapan ve felsefi müktesebatı da elinde bulunduran kişilerin söylemlerine yönelik merakımdı. Nasıl bir çoğulculuk inşa ediyor diye epey meraklanmıştım. İşten çıkarılmamı ve Hz. Metin’i Düzce’ye ziyarete gitmemi de fırsat bilerek kitabı tekrar elime aldım. İlk birkaç sayfası güzel geldi. Bu ilk bir kaç sayfada Ramazan projesini açıklıyordu: Hepimiz kendi penceremizden görüyorduk. İki türlü yolculuk olabilirdi: sırayla pencereleri gezmek ve benzerlikleri bulmak, ya da direk sahaya gidip pencerelerin bakma biçiminin künhüne vakıf olup geri dönmek.
Güzel gelmişti. Hevesle devam ettim. Fakat bir süre sonra Ramazan hiçbir şey söylemiyormuş gibi geldi. Aynı Burhan Sönmez’in dediği gibi bazı isimler sayıyor, bazı temel soruları korkusuzca soruyor gibi görünüyor ama sanki deneme yazarmış gibi bir yere vardırmıyordu. Farklı ve çok önemli bir şey söylermiş gibi yapıyor ve hiçbir şey söylemiyordu. Ben de Karen Amstrong’undan amazon yorumcusuna herkesin çokça övdüğü bu kitapta hiçbir şey bulamayıp onu kenara atıverdim.