Girizgâh
Dwight “kediler et, süt ya da yün vermiyor” diyor, haklı. Fadime de bahçelerine büyük bir lağım faresi musallat olunca beni çağırmıştı “köylüler hayvanlara acımaz” diye. Haklı. Nitekim anneannemler evlerinde çıkan fındık faresini öldürmem için çağırdıklarında dedem bunca tantanaya anlam veremeyip “bizim ekmeğimizin içinden çıkardı oğlum, amma yaptılar” demişti.
Hayvanlara karşı köylü olmanın verdiği bir senli-benliliği, acımasızlığı daima hissetmiştim. Belki bundan, belki sosyapatik eğilimler dolayısıyla bir bahar günü bahçeyi bellerken ortaya çıkıveren solucanı ikiye bölmek için bele davrandığımda babam “oğlum bırak, bahara yeni çıkmış, yazık” demişti. O gün bu gündür bahara yeni çıkanları öldürmeye azmedince içimde bir “bırak” sesi beni tutar. Baharı yaşayamadan ölmek, hele belki de tek baharın varsa, acıdır.
Miskin âdem oğlanını benzetmişler ekinciye
Kimi biter kimi yiter yere tohum saçmış gibi
Bu dünyada bir nesneye yanar içim göynür özüm
Yiğit iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi
Belki hedefi şaşmaktan, belki korkudan dolayı acımadan işkence ettiğim, kafeste tuttuğum bîçarelerden birisi de bizzat kendimdim. “Yek katre-i hûnest ve hezâr endişe” kelamını doğrularcasına maişet, okul vs. dertleri peşine kafasını bilgisayardan çıkarmayan kendimi bugün biraz da bir şeyleri bitirmiş olmanın heyecanıyla sokaklara saldım. Aklımdan bir şeyler aktı geçti, bizim de bu dünyada akıp geçtiğimiz gibi.
İstediğin Yere Gidememek
Müzmin OKB’liyim. Hayatımı kontrol etmekten, planlı hareketten büyük keyif alıyorum. Fakat hayat plana gelmiyor. Bu minval üzere, Süleymaniye Camii’nden çıkıp Yavuz Selim’e geçmek ve manzaraya karşı biraz çalışmak isterken kendimi Unkapanı altında buldum. Aradığım altgeçit geçip gitmişti. Belki aradan çıkarım diye ara sokaklara girip çıkarken yapısıyla ilgimi çeken bir cami görüverdim.

Gül Camii
Azize Teodosya Kilisesi’nden çevirme Gül Camii oldukça yüksek duvarlara sahip. Kapısını zorladığımda kapalıydı, bereket öğle vakti geldiği için kapıyı açtılar. Biraz içinde ve dışında gezdim. Bahçesindeki nebatata göz attım. Karşısındaki şadırvanın önünde (telefonumdaki aplikasyona göre) bir batı çınarı, yanında ceviz, çam ve ortanca mevcuttu. Batı çınarı meselesine takıldım, sanırım çınarları birbirinden ayırt etmek biraz zor. Uygulama da sonuçta yarışmada seyirciye sormak gibi bir şey. Gül Camii çevresinde oldukça güzel evler gördüm.

Kahveden Kafeye, Besi Yeminden Halley Çikolataya
Yoluma devam ettikçe, görmek istemediğim, yerli ve yabancı turistlerin cirit attığı Balat yakınlarına geldiğimi fark ediyordum. Kafeleri görür görmez, istemsizce aklımda memleketimin kafeleri canlandı. Her şey ben yaşarken oluverdi ve Kayseri bir anda kafelerle kaplandı. Sanıyorum biri daha ziyade şehrin zenginlerinin oturduğu Alparslan’da bir diğeri de tüm ilçeye yayılmış halde üniversite öğrencilerinin yoğun olarak mesken tuttuğu Talas’ta mevcut bir kafe kültürü zaman içinde yerleşiverdi. 2010 öncesinde bol bol kahve bulunmakla birlikte kafeler ve modern nargileciler de mevcuttu. Ben lise talebesiyken kahvede taş döşemek, aşıklar kahvesinde türkü dinlemek, Mimar Sinan Parkı taraflarında havuza bakarak gevezelik etmek daha çok sevdiğimiz etkinlikler arasındaydı. Ben üniversitedeyken iki duyum aldım: kafe kültürü ve uyuşturucu madde kullanımı aşırı yaygınlaşmıştı. Sanıyorum bu uyuşturucu madde kullanımı da kahveden kafeye geçiş gibi esrar ve baliden kimyevi maddelerin kullanımına geçiş şeklinde vuku bulmuştu. Bu da sanırım Türkiye’nin o yıllarda yaşamakta olduğu dönüşüme bir yerde işaret ediyor. Yerel olan ya da yerelleştirilen, ithal ve “kuul” olanla yer değiştirdi.

Kendi hayat çizgimi düşününce de benzer bir dönüşümün izlerini görüyordum. Ekseriyetle evde dikilmiş giysiler giyerek büyüdüm, sanıyorum bayram ve okul münasebetiyle pantolon almışızdır. Çocukluğum tarlada geçti, dedem köy meydanında büyük-küçük baş hayvan yemi satardı. Çocukluğum bütünüyle küspe, besi yemi, toklu yemi, buğday, duğcük, yarma etrafında, bunların kokularının bir karışımı içinde geçti. Köydeki mal sahipleri yemleri dedemden alırdı. Zamanla hayvancılık işi bitmeye başladı. “Bax garşı dağa tûkmenner gelmiş” sözünü gittikçe seyrek işitir oldum. Ve yem işi artık kar getirmez olunca biz de hayvanları bitse de bahçeleri var olmaya devam eden köylülere alet-edevat satmaya karar vererek hırdavatçılığa geçtik. Dedem kürekleri vs. hatırladığım kadarıyla yakın yerlerdeki yerel üreticilerden, ustalardan alırdı. Birkaç yıl böyle gittikten sonra kahveden kafeye dönüşümün izleri köye yansımaya başladı. Köy tepesinde, dağdan gelen suyun döküldüğü “şellale” memleketimizin sayılı zenginlerinden hemşerimiz Kadir Has namına “Kayseri Kent Ormanı” yapıldı. Bu kent ormanı içine kafeler ve düğün salonu, mangal yeri yapıldı.
Köy meydanında, yukarıya açılan “Ice-Mar’a” giden köylülerin aboosunu duyduğum, şehrin bu kent ormanına akmaya başladığı günlerde biz de “altın kazmaya gidene kazma satacaksın” fehvasınca hırdavatçıdan marketçiye evrildik. Marketçilik, daha öncekilerden, yani tarla tapandan, yemcilikten ve hırdavatçılıktan daha zor bir işti. Bir kere tüm gününü orada geçirmek gerekirdi, müşteriyle ilgilenmen gerekirdi. Uzun bir zaman, kardeşimle “bu işte gözün yok” sözlerini duymakla geçip gitti.
Şansa bak ki köydeki diğer aileler de birer birer marketçi olmuştu. Eskiden kahve, kasap, terzi, yemci, biletçi, bakkal bulunan köy meydanı bir anda marketçi kesti. Gel gör ki “şeelliler” köydeki marketlerden almak yerine alacağını şehirden alıp köye öyle geliyordu. Bu dönüşümden köye yalnız düğün salonunun geceleri susmak bilmeyen “dıngırtısı” ve mangallanmış tavukların “koxusu” kalmıştı. Değişim evimizi ses ve koku olarak zaptetmiş; yılların kurbağasının sesi, bahçe çiçeklerinin kokusu bir anda daksille silinmişti.
Bu arada Kayseri şehir merkezi, daha 2000’lerin başlarına kadar, çocukluğumda bayramlarda köyden çıkarak gidip gördüğüm kadarıyla, en bilindik ana caddesi Sivas Caddesi’nin hemen arkasındaki evlerde kuyular bulunan, suların çekilebildiği, müstakil evlerin yaygın olduğu bir haldeydi. Barınma dışında hiçbir fonksiyonun mevcut bulunmadığı yüksek katlı evler hızlı bir biçimde, dizili legolar gibi kentin her yanını sarıverdi. Kompartmentalize olan yaşamda eğlence, kafelere ve mesire alanlarına aktarıldı. Yapı, eğlence, yaşam itibariyle evrenselleşen Kayseri’de bizim payımıza da dinlenme yeri olmak düşmüştü.
Nihayetinde bu ticaretten bizim elimize bir şey geçmedi. Birkaç yıl dönüşümlü bir şekilde çok kişinin emeğiyle “market” döndü. Sonra da kapatıldı.
Kafeler Kayseri’yi işte böyle sardı. Yüksek sesli müzik, konuşmayıp telefona bakan insanlar, dışarıda bekleyen arabalar, millete hava atma, sıkıcı hayatlarda bir nefes alma, dedikodu… Şimdi, Balat’tan geçerken de bunları düşünüyorum. Tabi, Balat farklıdır. Ben her yeri Kayserili’nin gözüyle görüyorum.

Babamın Gölgesi, Eski Şehir
Yolda yürürken bol bol mezar görüyorum. Mezarlar, camiler, türbeler ayakta kaldıkları kadarıyla bize geçmişi hatırlatan işaretler olarak kalmışlar. Mimari yapı ne kadar hızlı değişirse değişsin çevrede geçmişi hatırlatan bir şeyler hep bulunuyor. Bu yapılar, bu evlerde yaşayanlar için ne ifade eder?

Misal, Kayseri’de bir medrese var. Eskiden şehrin biraz dışında kalıyordu, şimdi etrafı tamamen büyük evlerle sarılı. Büyük evlerde oturanlar “Ertuğrul” izleyip atalarının bu yapıp ettiklerine bakıyor. Geçmiş hem bir zamanlar oradaydı, hem daima orada, hem de daima yeniden üretilerek yaşama karışıyor.
Mezarları gördükçe aklıma Mehmet Akif İnan’ın şiiri geliyor:
Her eylem yeniden diriltir beni
Nehirler düşlerim göl kenarında
Ey deprem gel yetiş bu şehirlerin
Doğayı çarptıran konumlarına
Doğ ey güneş erit taştan adamı
Ve kurut taşları diken elleri
Babamın gölgesi koruyor beni
Oh ne güzel şehir bu eski şehir
Dönüştür ey kalbim bahçeli eve
Anlamı ezen o makinaları
Kurtuluş haberi olsun dünyaya
Ayırma üstümden bir an gölgeni
Ne hissedeceğimi bilemiyorum, belirgin bir his yok. Emir Buhârî Türbesi’nin ardından görülen köprü üzerinde hareket eden arabalara bakıyorum. Ara sokaklarda güvendeyim. Cami bahçesinde dutlar olmuş bile. Bir iki tane yedim. Tatlı değilmiş.
Ara sokaklardan Edirnekapı’ya varıyorum. Fatih’in dar sokaklarında yavaş yavaş, etraftaki kahveleri süze süze ilerliyorum. Şam Süt Ürünleri’nden “Leben Beledî” alıyorum, Kayseri’de torbada süzerek yaptığımız torba yoğurtlarına daha çok benziyor.
