Kelleci Memet

Kelleci Memet, Kemal Tahir’i daha önce okumadığıma beni pişman eden bir kitap oldu. Birkaç gün içinde, kitabın eskiliğinden içinde biriken her ne “göze görünmez böcü” ise şu korona günlerinde öksüre öksüre bitirdim. Kitabı okurken daha önce nadiren bir iki kitapta yaşadığım bir dil zevki tatmış oldum. Çeviriye tekrar başlayınca bir çeviriyorsam on okuyayım diye elimde aldım. Kitabı kendisi de köylü kısmından olan Sedat hediye etmişti geçen sene. 

Kitap İkinci Dünya Savaşı sırası 1940’larını anlatıyor. Temel olarak belirli diyaloglar çevresinde örülmüş bir roman havasında. Kemal Tahir romanı 1962 yılında yayınlıyor Remzi’den. Kitabın ana karakterleri epey renkli. Kelleci Memet, Cinci, Gavur Hatip, Terzi Bekir, Cingan Şeker Emin, Ümmühan, Tuz Gazisi, Cemile, Yusuf ve Selim Bey kitaptaki karakterler arasında. 

Dönemin olaylarına dair olarak Kelleci Memet’in ziyarete gelen babasının anlattığı uzun bir Kut’ul Amare Savaşı tasviri var. Savaş sürecini -İstanbul’a gitmesi vs.- bir köylünün gözünden çok güzel anlatıyor. İkinci olarak da Hitler ve Nazizm konusunda Cinci Nezir uzun bir propoganda yapıyor. Burada aktardığı ve Türk ırkçılığının kimi nüvelerini veren bilgileri Ankara’ya okumaya giden bir ağa çocuğundan bellemiş. 

Kitapta Gavur Hatip-Şeker Emin-Cinci arasındaki konuşmalar bana en keyifli gelen kısımlar oldu. Bunun sebebi de Kemal Tahir’in köylü konuşmasını yansıtmaktaki inanılmaz başarısı. 

Romanlarda hayat verilen köylüler genelde şehirliler tarafından yazılan bir metinde kendilerine yer bulduklarından şehirlinin kendilerine biçtiği rolü oynarlar. Ya da en azından yazarın köylü gerçekliğine dair çıkarımlarıdırlar. Bu halleriyle gerçeğin ta kendisi olmaktan ziyade bir kısmını temsil ederler. Muhtemelen Kemal Tahir’in Anadolu hapishanelerinde geçirdiği uzun yıllar ona kitabına aldığı köylüleri direk canlandırma imkanı vermiş. Köylü konuşması derken bir iki aksanlı kelime, bir iki köylü ağzından çıkmaya benzer söz kullanmayı kast etmiyorum. Kemal Tahir direk köylü mentalisesi ve dili içinde yaşayarak o dilde bir eser vermiş. Bu sebeple kitabı okurken bizim 30-40 neslinin konuşma ve şakalaşma tarzını bu kadar başarılı yakalamış olmasına epey şaşırdım. 

Köylülerin birbirlerini çokça dalgaya aldıkları alaylı bir konuşma biçimleri vardır. Ben bunun kimi örneklerini dedemin sinekli bakkal dediği rahmetli Kemal emmide, bir de rahmetli Hulusi emmimde görürdüm. Bu manada kitap eski günleri de epey hatırlattı. 

Kitaptan altını çizdiğim yerler oldu ama yazar gücünü diyalogun akışında çok daha keskin hissettirdiğinden alıntılara çok kulak asılmadan kitabın okunması daha keyifli olacaktır. 

Çeşitli Sayfalardan Altını Çizdiğim Yerler

Şeker Emin Konuşuyor:

  • (…) Köylü kısmı, dağa bayıra alışkın olduğundan, mahpus damında bunalır, yazının, yabanın yeşertisini davar gibi özler.

Kelleci konuşuyor: 

  • Bizim oralarda, ecinni takımından sarı-kedi kara-oğlak vardır. Muskasız haklarından gelemezsin! Bunlar gecenin karanlığında, kara taşlara otururlar da gözlerini çıra gibi ışıldatırlar. Neden mi? Adamoğlunun doğru yolunu eğriye bükecekler de, başını belaya sokacaklar. 

Gavur Hatip Hoca konuşuyor: 

  • Höst rezil!.. Kimin aklı dedim? Bunları sana, Devecigillerin kopuk oğlan belletti değil mi? Ankara’nın Hukuk mektebinde okuyan zibidi… Bayrağımızı bulaştıracağı Kurdu, bu rezil Cinci nerden çıkardı dedimdi. Anladım. Oğlanın kapelasında öyle bir şey gördümdü de Kurt aklıma gelmediydi. İt resmi sandımdı. 

Kelleci anne-babası hakkında konuşuyor: 

  • Biz yoksul olduğumuzdan anamızın güldüğünü hiç görmedik! Sabah akşam çalışırdı fıkara… Aslına bakarsan yoksul evinde dirlik olmaz! Oysa keyifli herifti benim babam… Anamın çekişmeleri olmasa hep gülerdi. 

Kelleci köyden bahsediyor: 

  • Köy yerinde paralıyı sayarlar bir… Bir de mahpus damında yatanı sayarlar. Bizim namımız Virankale’de şimdiden söyleniyormuş. “Eskiden bir rezildi, şimdiyse beş rezil olmuştur” diyorlarmış. (…) Ondan da yılarlar ya, daha çoğu, “Kızarsa, samanlığımızı yakar, öküzümüzü, ineğimizi baltalar” diye korkar köylü milleti… “Mahpusluğa alıştı bir kez…” derler. 

Hatip, Selim Bey’le konuşuyor

  • Bu oğlanda biraz katırlık var beyim. Geçenlerde mikrobu anlatmışsın. Güneş ışığının tozlarını göstermişsin! (…) “Mikrop göze görünmez böcü…” diye gülüyor gizliden… “Toprakta mikrop varsa neden yaraya dönüp irin toplamaz ya?” dedi. (…) Bizim köylümüzde akıllı laf eden neden çoktur da hiç akıl yoktur beyim? Aklımız laf olur çıkar da ondan…

Kelleci ayıların evrimi hakkında konuşuyor: 

  • Ayı da adamdan azma mı beyim, şebek maymunu gibi? (…) Biz adamdan azma biliriz. Bir zengin adam varmış, köyün birinde… Yaylada otururmuş… Sürü sahibi bir zengin… Bir gün, kara kış zamanı, bir fukara gelmiş, üşüyor ki, dişleri birbirine vurmacasına… “Biraz yapağı ver de, kendime yorgan dikeyim” demiş… Zengin adam vermemiş. Fakirdir, “Ayı ol!” demesiyle ağa ossaat ayı olmuş… Esirgediği yapağılar derisine yapışmış… Ayı bu sebepten balı çok sever beyim, aslı ağa olduğundan….

Gelin evin içinden gitmesin olayından bahis: 

  • (…) Bizde bir Nuri vardır. Buna “Mallar bölünmesin” diye ölmüş ağasının elli yaşındaki dul karısını alıverdiler. Oğlan köyün arkasındaki Karakaya’nın başında, “Verirsin ellere genci güzeli, -Gerdanı aktır da incedir beli-Bana da gelince kocamış dulu- Getirip yamamak olur mu Allah” diye türkü çığıra çığıra geberdi. 

Hatip’ten bir atasözü: 

  • Acemi nalbant zenaatı kürt eşeğinde beller.